DUVARLARIN ARASINDA KAYBOLAN GERÇEK: MESCİD-İ DİRAR’DAN GÜNÜMÜZE
DUVARLARIN ARASINDA KAYBOLAN GERÇEK: MESCİD-İ DİRAR’DAN GÜNÜMÜZE
Aşağıdaki yazıyı doğum günümle aynı tarihe rastlayan “Babalar Günü”nde yayımlamak isterdim; ancak o güne iki aydan fazla zaman olması nedeniyle şimdi paylaşmaya karar verdim.
Bir gerçeği; okuduklarım, araştırdıklarım, incelediklerim, gözlemlerim ve geçmişte yaşadıklarımın ışığında dile getirmek ve sizlerle paylaşmak istedim.
Bugün şehirlerimizin silüetini devasa kubbeler ve göğe yükselen minarelerle –var olanların üstüne fazlasıyla eklenerek- dolduruyorlar. Ancak bu görkemli yapıların gölgesinde bir şeyler eksiliyor: İnsanın huzuru, toplumun birliği, bireylerin inancı ve inancın samimiyeti.
Kur’an-ı Kerim, yüzyıllar öncesinden Tevbe Suresi’nde bizi bir kavramla tanıştırmıştı: Mescid-i Dırar. Yani müminlerin arasına ayrılık sokmak, birilerine imtiyaz sağlamak ve dini bir güç odağı haline getirmek için inşa edilen "zararlı mescit."
Bu kavram bir yapı olabileceği gibi, dine karşı zararlı, ideolojik ve çıkar odaklı bir yapılaşma da olabilir.
Günümüzde her köşe başına bir yenisi eklenen camiler, ne yazık ki birer ibadethaneden ziyade; belirli grupların, tarikatların, cemaatlerin ve siyasi aidiyetlerin "kaleleri" haline gelmiş durumda. İslam’ın "bütün yeryüzü mescittir" dediği o geniş ufuk, bugün dört duvar arasına ve gösterişli mermerlere hapsediliyor ve gerçek manada anlamsızlaştırılıyor.
Dünyamız ve ülkemiz milyonlarca genç işsizlikle boğuşurken, üretimden ve istihdamdan kopuk bu inşaat yarışı, dinin ruhuyla değil, şekilciliğin kibriyle açıklanabilir.
Oysa gerçek dindarlık, bir tarikata aidiyet yarışı ya da cemaat kalabalığına karışmak değildir. Gerçek ibadet, babalarımızın, amcalarımızın, dedelerimizin onurlu, gururlu, gösterişsiz ve sessiz duruşlarında saklıdır. Onlar, hafız veya hoca olmalarına rağmen dinin "reklamını" yapmadılar. İbadeti; bir mesai arkadaşının hakkını yememek, devletin işini aksatmamak ve kul hakkına girmemek olarak gördüler.
Ben bu davranışları bizzat iyi bir hafız ve hoca olan babamda gördüm. Babam ve pek çok tanıdığım büyüklerim, cemaatle namaz kılma coşkusuyla işini terk etmek yerine, "hizmet de bir ibadettir" diyerek namazını tek başlarına, sessizce eda etmeyi seçtiler. Çünkü onlar biliyordu ki; Allah ile kul arasındaki bağ, bir başkasına üstünlük taslamak veya bir gruba yandaş olmak ya da toplamak için kullanılamayacak kadar mukaddestir.
Onlar bu şekilde ibadetlerine yön verirlerken, biz çocuklar dini ritüelleri gerçek anlamda öğrenmenin yarışında koşardık. Köyümüzün, kasabamızın o mütevazı camisine, hiç kimsenin baskısı veya dayatması olmadan, en temiz çocuksu heyecanımızla ve kendi isteğimizle koşarak giderdik. Sureleri, ayetleri ve dini amelleri bir mecburiyetten değil, kalbimizde hissettiğimiz o saf merakla öğrenirdik. Ne yazık ki bugün, o samimi ve özgür öğrenme ikliminin yerini; birer kimlik inşasına, kalıplara ve dışarıdan dayatılan soğuk bir şekilciliğe bıraktığını üzülerek görüyoruz.
Bugün ihtiyacımız olan şey, daha fazla beton ve daha yüksek minareler değil; babalarımızın o gösterişsiz, temiz ve ahlak odaklı dindarlığıdır. Eğer bir yapı insanları ayrıştırıyor, liyakat yerine sadakati savunuyor ve toplumun rızkını taşa toprağa gömüyorsa; o yapı ne kadar süslü olursa olsun ruhu boş kalmıştır.
İslam; cami duvarlarına sıkışmış bir ritüeller bütünü değil, hayatın içinde, düsturda, üretimde, dürüstlükte ve başkasının hakkına saygı duymakla yaşayan bir ahlak devrimid ir.
Belki de en büyük ibadet, cami kapısından çıkınca dışarıdaki insana duyulan merhamet ve yapılan işe gösterilen sadakattir. Tıpkı o eski toprak hocaların, sessizce kıldıkları öğle namazından sonra görevlerinin başına dönüp halka hizmet etmeye devam etmeleri gibi...
"Bu yazıyı; dindarlığı bir gösteriş, bir güç devşirme aracı değil, bir duruş, bir ahlak ve sorumluluk bilinci olarak yaşayan; dini ritüelleri işinin ve kul hakkının önüne geçirmeyen babamın ve bizzat tanıma şerefine eriştiğim onun gibi onurlu ve dürüst amcalarımın, büyüklerimin aziz hatırasına saygıyla ithaf ediyorum." N.B.
Eryaman 02.04.2026 20:50
İslam ve inanış ile ilgili fikirlerini, sade ve anlaşılır bir dille ifade etmişsin.Yüreğine,eline,kalemine sağlık.Bugünkü yaşayış ve anlayışlara bakınca insan geçmişte yaşananları özlüyor ve nerde o eski günler, eski insanlar ve eski yaşantılar diyor.
YanıtlaSilTeşekkür ederim. Geçmişte yaşadığımız o saf ve temiz dünyayı aramamak elde değil. Ne var ne yok her şey yozlaştırıldı. Saygılar selamlar.
SilNe
YanıtlaSilNazmi bey, yazdığın yazı çok güzel, çok anlamlı ve ibret verici. Ancak; onu anlayabilecek, anlamaya çalışacak, içtenlikle okuyacak, ders alacak samimi okurlar gerekli. Örneğin Bolu Derneği grubunda yazılanları, paylaşımları görüyorsun. Benim dediğim ablanda 800 civarındaki üyeden kaç kişi çıkar? İnan 2 elin parmakları kadar çıksa insanlar birşeyler anlamışlar der, başarı sayarım. Yok, o kadar da çıkmaz. Günümüzde uzunca bir süreden beri söylenenlere kayıtsız şartsız inanma, biat etme, peşinen kabul etme kültürü gelişmiş. Okuma yok, gördüğünü, duyduğunu araştırmak yok, söylenenler doğru nu yanlış mı diye düşünmek, akıl yürütmek hiç yok. Yaklaşık 30 yıldır maalesef kötü bir kamuoyu oluştu. Bunu düzeltmek yeni bir donem başlasa bile yıllar alacak. Grupta görüyorsun senin yazdığına saygı bile göstermiyorlar, kendi düşündüğüne inandığına ters geldiği için bir de inanmadan sana saldırıyorlar. O yüzden ben bir kelime bile yazmıyorum. Fayda sağlayacağına dair Umudum yok.
YanıtlaSilGerçek bir dost söylemi olarak görüyorum yazdıklarınızı. Söylediklerinizi ve karşılaştıklarımızı gayet iyi anlıyor ve değerlendiriyorum. Haklısınız: anlayan az, saldıran çok. Ama ben yine de gerçekleri yazmaya devam edeceğim.
SilOkumalarımın yanında sosyal gözlemlerimi ve bağlantısı varsa geçmişe dönük yaşam ve değerlendirmelerimi bıkmadan, usanmadan yazmaya devam edeceğim. Çünkü susmak, değişimi beklemek değil, kabullenmektir. Bir kişi bile anlasa, o kişiye değmez mi? Bence değer.
Ve bir gün gelecek – umudumu yitirmediğim ve arzu ettiğim bazı şeylerin gerçekleştiğini göreceğime inanıyorum.
Değerli Nazmi öğretmenim ,
YanıtlaSilZamanın takvimle değil, anlamla ölçüldüğünü hatırlatan bir metin… “Babalar Günü”nü beklemeden yazılan bu satırlar, aslında insanın içindeki boşluklara ve görünmeyen duvarlara dokunuyor. Çünkü hakikat, özel günlere sığmayacak kadar derin; yüzleşme ise her güne yakışacak kadar gerekli.
Kaleminiz daiim olsun 👏👏🙏🏻💐📚
Çok teşekkür ederim Fulya Hanım. Yorumunuz bu sabahın erken saatinde yüreğime su serpti. “Zamanın anlamla ölçülmesi”… İşte bu yüzden yazıyorum. Çünkü bazen bir cümle, bir farkındalık, yıllarca süren boşluktan daha değerlidir. Mescid-i Dırar sadece tarihte kalmadı; ne yazık ki bugün de duvarların arasında kaybolan gerçekler var. Ama sizin gibi gören gözler oldukça, o duvarlar biraz olsun aralanır. Sözcüklerinize saygıyla, yüreğinize sağlık. Sağ olun, var olun.
Sil👏👏👏👏👏
YanıtlaSil