YARIN BAYRAM
YARIN BAYRAM
Uzun zamandır bir şeyler yazmıyordum.
Derneğin yıl sonu işlerini halletmekle uğraşırken Ankara’da elektrik kesintileri oldu. Bu arada yedek hard diskte de bir sorun çıktı; hiç açılmadı. Üzerinde çalıştığım bilgiler de onunla birlikte kayboldu, sizlere ömür.
“Şimdi ben ne yapacağım?” derken, biraz eski tarihli de olsa flash belleklere yedek aldığımı hatırladım. “Oh” dedim, rahatladım. Ancak güncel bilgileri aktarmak, yazılan yeni kodları uygulamak ve işin en zor tarafı olan muhasebe kayıtlarını sağlı sollu eşitlemek bir hayli zamanımı aldı.
Neyse ki sonunda başardım ve dernek beyannamesini birkaç gün önce Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’ne verdim. Onaylandı, o tarafta işler tamam oldu.
Bir de derneğin muhtasar beyannamesi yönünden vergi dairesindeki kaydın silinmesi işini de hallettik.
Acil yapılması gerekenler bitmiş, rahatlamıştım.
“Gözlerime Küstüm” kitabımı yazmaya devam edeyim dedim ama bir türlü dikkatimi toparlayıp önceki o güzel anlatımı yakalayamadım. Bazen insanın içindeki o yazma sesi kısılıyor; ne kadar istese de kelimeler eskisi gibi yan yana gelmek istemiyor. Belki de biraz durup hatırlamak, yeniden hissetmek gerekiyordu. Öncekileri tekrar tekrar okuyorum ama bir türlü uyum sağlayacak başlangıcı bulamıyorum. Hiç şüphesiz ki bu yazma işi de yarım kalmayacak; bir gün yine o aynı güzellikle devam edecek.
Bu arada dernek olarak da katıldığımız Ramazan etkinlikleri, yardımlar, yardımlaşmalar, dayanışmalar derken Ramazan ayını da bitirdik. Dostlarla, hemşehrilerle bir arada olmak da güzeldi. O eski iftar sofralarının bereketi, birlikte edilen duaların huzuru, paylaşmanın verdiği mutluluk yine vardı ama sanki bir yanımız hep eksikti. Bugün arefe, yarın bayram.
Eksik olan neydi?
“Acaba bayram coşkusunu eskisi gibi yaşayabiliyor muyuz?” diye düşünürken aklıma eskiden neler yaptığımız geldi. Belki de eksik olan coşku değil, o günleri birlikte yaşadığımız insanlardı. Sevenlerle paylaşmak istedim.
Ben kendimi bildim bileli, yani 4–5 yaşlarımdan bu yana bayram namazlarına büyüklerimin yanında giderdim. Bayram sabahı, daha gün doğmadan kalkılır; abdest alınır, bayramlık olmasa bile temiz ve mis gibi kokan kıyafetler giyilirdi. O sabahın ayrı bir kokusu vardı sanki; sabah serinliği, yeni yıkanmış elbiselerin kokusu ve içimizdeki tatlı heyecan birbirine karışırdı. Büyüklerle birlikte camiye gidilirdi.
Sureleri ve duaları yeni yeni öğreniyor olsak da, namazın nasıl kılındığını tam bilmesek bile büyüklerimize eşlik eder, çoğu zaman onları taklit ederdik. O anlarda önemli olan doğru yapmak değil, birlikte olmak ve o havayı solumaktı.
Hele köydeki bayramlarda, yaşıtlarla bir araya gelince en arkada bizim için yer olurdu. Büyük abilerimiz biraz önde, biz küçükler arkada saf tutardık. Arada gülüşmeler, birbirine bakıp kıkırdamalar olurdu. Kendini tutamayıp kaçıranlara aldırmazdık; “zırt” sesine bile… Ne de olsa çocuktuk. Çocukluğun o umursamazlığı ve saflığı bayramın en güzel parçasıydı belki de.
Namaz bitip hoca cami kapısından çıktıktan sonra yaş sırasına girer, büyüklerin ellerini öperdik. Ama çoğu zaman biz öpmek istesek de büyükler bizim elimizi sıkardı. Bunun nedenini çok sonradan, gençlik yıllarımın sonlarına doğru yaşlı bir amcadan öğrendim: Küçükleri onurlandırmak için böyle yaparlarmış. Şimdi düşününce, demek ki biz de o zamanlar “büyük adam” sayılıyormuşuz.
Cami önündeki bayramlaşma son kişiye kadar sürer, sonra herkes evine dağılırdı. O kalabalık, o samimiyet, o içten sarılmalar… Sanki herkes birbirine biraz daha yakın olurdu o gün.
Evde ise büyük küçük herkes ayağa kalkmış, camiden gelenleri bekliyor olurdu. Önce büyüklerden başlanarak evde herkes birbirleriyle bayramlaşırdı. Evlerin içi ayrı bir telaş, ayrı bir mutlulukla dolardı.
Hiç unutmam; annemin elini öptükten sonra her seferinde bana bir tane kâğıtlı şeker verirdi. Dileği de “şeker tadında bir bayram” geçirmemiz olurdu. O küçücük şeker, aslında koca bir sevginin, bir duanın ifadesiydi.
Eskiden gerçekten şeker tadında bayramlar mı yaşadık? Galiba evet… Şeker tadında bayramlar yaşardık. Çünkü o zamanlar az şeyle mutlu olmayı biliyorduk; belki de mutluluğun kendisi daha sadeydi.
Evde karnımızı doyurduktan sonra bayramlıklarımızı giyer, yaşıtlarımızla bir araya gelir, elimizde naylon torbalarla kapı kapı dolaşırdık. Sokaklar çocuk sesleriyle dolar, her kapı bir umut olurdu bizim için.
Her evde çikolata ya da şeker olmazdı o zamanlar. Kimi evlerde nineler iğde verirdi, torbamıza koyarlardı. Bazen bir avuç leblebi, bazen bir parça lokum… Bizim derdimiz gerçekten şeker toplamak mıydı, bilmem… Asıl derdimiz kapı kapı dolaşmak, gülmek, paylaşmak ve o günü dolu dolu yaşamaktı. Köyde herkes birbirini tanıdığı için hiçbir kapıyı atlamadan bütün köyü dolaşırdık.
Torbalar dolunca samimi olduğumuz birkaç arkadaşla ya caminin yanında ya da bir evin köşesinde oturur, topladıklarımızı paylaşarak yerdik. O paylaşılan lokmaların tadı, bugün yediğimiz en güzel şeylerden bile daha lezzetli gelirdi.
Bir de köy odasında kurulan sofralar vardı. Erkekler, çocuklar da dâhil olmak üzere topluca yemek yerdi. Herkes aynı tası, aynı tabağı paylaşır, kaşıklar birbiri ardına sallanırdı. Çocukların kaşıkları çoğu zaman kocaman olurdu; sanki koyunların kaşığı gibi derdik biz ona. En zengin sofraya oturmak için küçük bir yarış bile olurdu aramızda. Ama aslında o sofraların zenginliği yemekten değil, birlikte olmaktan gelirdi. Emin olun, o yemeğin keyfi bambaşka olurdu. Bu adet şimdi belki birkaç köyde vardır ama çoğu yerde çoktan unutulup gitmiştir.
Biz çocukların bayramı genelde birinci gün biterdi. Ama bir de büyüklerimizle, onların ziyaret ettiği büyüklerin evlerine giderdik. O ziyaretlerde sabretmeyi, büyükleri dinlemeyi, aynı zamanda bir arada olmanın kıymetini öğrenirdik.
Bu ziyaretlerin akrabalık derecesine göre farklı olup olmadığını bilmem ama kimi evlerde sofralar kurulur, yemekler ikram edilirdi. Kimi evlerde ise uzun süren samimi sohbetler olurdu. Eğer evde çocuk da varsa, bizim keyfimize diyecek yoktu. Arkadaşlıklar daha samimi kurulur, oyunlar oynanır, bayram bir kez daha bayram olurdu.
Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum ki bayramı bayram yapan sadece gelenekler değilmiş. Asıl mesele; birlikte olmak, hatırlamak, hatırlanmak, kapı çalmak ve kapı açmaktı. Belki de bugün eksikliğini hissettiğimiz şey tam olarak buydu: o sıcaklık, o samimiyet ve o içtenlik.
Yine de umut etmekten vazgeçmiyorum. Belki eski bayramlar geri gelmez ama biz istersek o duygunun bir parçasını yaşatabiliriz. Bir kapıyı çalarak, bir gönle dokunarak, bir çocuğu sevindirerek… Bayramı yeniden bayram gibi yaşayabiliriz.
Bilim Nesin
Eryaman, 19.03.2026 21:40
isa 👏👍
YanıtlaSil