SAVAŞ; EMPERYALİZM VE SİYONİZM

SAVAŞ; EMPERYALİZM VE SİYONİZM

Şubat ayının sonlarından beri tüm dünyayı ve insanlığı etkileyen gündem: İran, ABD ve İsrail üçgeninde Körfez ülkelerinde de yıkımlara yol açan savaş. Petrol, doğalgaz gibi zengin enerji kaynaklarının çevresinde dönüyor olması; ekonomik sıkıntıların yanında, üretim çarklarının yavaş işlemesine, enflasyonun yükselmesiyle uzun yıllar pek çok sıkıntıyı beraberinde getirmesi kaçınılmaz bir gerçektir..

Savaş gündem olunca, dünyada gelmiş geçmiş en deneyimli ve bilgi sahibi olan Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk aklıma geldi. Bakalım ne diyor Atamız:

- “Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.”  

- “Biz kimsenin düşmanı değiliz; yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.”  

- “Barış milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur.”  

- “Harp mecburi ve hayati olmalı; aksi halde milletler için bir felakettir.”

Atamızın sözlerini aklımızın bir köşesine yerleştirelim, konumuza yukarıdaki başlık çerçevesinde devam edelim.


Napolyon Bonapart’ın imparatorluğuna hayranlık duyanların, onu tanımlamak için “üstün güç/hükümranlık” anlamında kullandıkları emperyal masumane bir kelime olarak 1830’larda literatüre girdi. Zamanla yeniden tanımlanan emperyalizm, sanayi devrimi ile bugünkü anlamında kullanılmaya başlandı. Öncesi ise 15. yüzyılın sonlarında başlayan coğrafi keşifler ve günümüze kadar gelen sürecin doğrudan ya da dolaylı yollarla kurulan sömürü düzeninin kavramsal adıdır.

Siyonizm ise 19. yüzyıl ortalarında Orta Avrupa’da, “vaat edilmiş topraklar üzerinde” (Filistin) İsrail devleti kurulmasını amaçlayan ideolojik bir kavramdır. Bu kavramı bazı çevreler ırkçılıkla da ilişkilendirmektedir. 

Bugün elimizdeki kaynaklara bakacak olursak emperyalizm; bir devletin veya ulusun, kendi çıkarları doğrultusunda başka halklar veya devletler üzerinde ekonomik, siyasi, kültürel ya da askerî egemenlik kurarak yayılmacı bir politika izlemesi ve sömürüye dayalı bir baskı oluşturmasıdır. Temel amacı, güç kullanarak kaynak elde etmek ve etki alanını genişletmektir. Emperyalizmi kısaca dört kelime ile tanımlayabiliriz: ekonomik sömürü, siyasi kontrol, kültürel ve askerî yayılmacılık.

“Siyonizm ile emperyalizmin ilişkisi nedir?” diye bir soru akla gelebilir. Söyleyelim: Siyonizmin fikir babaları Orta Avrupa’daki Yahudi zenginlerdi. Avrupa’nın pek çok önemli kentinde ekonomik güç olarak var olan bu çevreler, zamanla küresel güçler hâline geldiler. Günümüz Amerika’sı ve Avrupa ülkelerinde etkili birer ekonomik güç oldular. Bu etkinin, dünya genelinde de çeşitli yönetimler üzerinde hissedildiği bir takım eylem ve söylemlerle gündeme gelmektedir.

Günümüzde pek çok ülkede —Türkiye de dâhil olmak üzere— yönetenlerin bu güçlerin etkisi altında kaldığı gelişen olayları gözlemleyen herkesin açıkça görebileceği gerçeklerdir. Paraya hükmedenler devasa zenginlikleriyle dünyayı ekonomik olarak arzularına göre yönlendirirlerken; bilim, kültür-sanat, teknoloji, uluslararası hukuk alanında da yönetimleri ve insanlığı yönlendirip şekillendirebilmektedirler. Bilgi çağında teknoloji sayesinde kültürel yayılmacılık daha etkin bir şekilde yürütülmekte, medya aracılığıyla da dünya genelinde etkili bir hâkimiyet kurulmaktadır.

Burada bir parantez açalım: Emperyalist yayılmacılığa başvuran ülkeler hangileridir? İlişkilerinin sonuçları ne olmuştur? Bakalım.

15. yüzyılda coğrafi keşifler adı altında Portekiz ve İspanya ile başlayan yayılmacılıkta Kuzey ve Güney Amerika ile Karayipler sömürü çemberine alındı.  

16. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın deniz aşırı Afrika kıyıları, Güney ve Güneydoğu Asya ülkeleri, Avustralya kıtası ve çevresindeki adalar üzerinde kurdukları çıkar odaklı egemenlikleri ile devam etti.  

Bu ülkelere 19. yüzyılda Almanya ve Belçika da katıldı. 20. yüzyıla gelindiğinde ise ABD ve Japonya’nın yanı sıra Almanya ve Rusya’nın da katılımıyla iki büyük dünya savaşı yaşandı.

Birincisinde Osmanlı Devleti de yer aldı; ancak müttefiklerinin yenilmesi sonucu topraklarının işgal edildiği ağır bir yenilgi yaşadı. “Hasta Adam” tabiri ile yok edilmek istenen 600 yıllık imparatorluk, emperyal güçler ve kuklalarının acımasız saldırı ve kıyımlarına uğradı. Bu zulüm, Atatürk’ün önderliğinde verilen mücadele ile emperyalist işgalciler ve onların destekçileri yenilgiye uğratıldı. Ülke toprakları kurtarılarak mazlum milletlere örnek olan, yepyeni bir devlet; Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkımın ardından emperyal güçler, aralarındaki çatışmaları büyük ölçüde sona erdirerek yayılmacılıklarını farklı yöntemlerle sürdürmeye başladılar. Bazı siyasi akımlar ve düşünürleri tarafından Emperyalist Paylaşım Savaşları olarak görülen 1. ve 2. Dünya Savaşlarında hayatını kaybeden insan sayıları dudak uçuklatacak kadar büyük rakamlara ulaşmaktadır. Örneklemek gerekirse:

- Birinci Dünya Savaşında 3 milyon asker ve sivil ile en büyük kaybı 50Osmanlı İmparatorluğu vermiştir. Toplam insan kaybının 15-20 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Savaş sonrası yayılan İspanyol gribi de milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştır.  

- Sovyetlerin 24-27 milyon, Çin’in 15-20 milyon tahmin edilen asker ve sivil kaybı ile başı çektiği İkinci Dünya Savaşında toplam kaybın 70-85 milyon civarında olduğu öngörülmektedir.

Bu savaşların yol açtığı ekonomik yıkım ise ilerleyen yıllarda küresel ekonomik krizlere yol açmıştır. Emperyal aktörler doğrudan ya da dolaylı yollarla aralarında anlaşarak gizli ya da açık işbirlikleriyle sömürü düzenlerini değiştirmek yollarını seçmişlerdir. Gelişen teknoloji için gerekli olan büyük enerji ihtiyacı, bu kaynakların uygun ve ucuz yollarla elde edilmesini önemli hâle getirmiştir. Bu nedenle emperyal güçler, doğrudan elde edemedikleri kaynakları çeşitli gerekçeler öne sürerek yine askerî müdahalelerle kontrol altına almaya çalışmaktadır.

Bugün emperyalizm ve siyonizmin iş birliği çerçevesinde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının, çevre ülkeler de dâhil olmak üzere zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarını kontrol altına alma amacı taşıdığı ileri sürülmektedir. Süper güç olma iddiasındaki ABD’nin bu süreçteki bir diğer hedefinin ise ekonomik olarak yükselen Uzak Doğu ülkelerinin önünü kesmek olduğu düşünülmektedir.

Ancak tarih defalarca göstermiştir ki ulus devletler karşısında paralı askerler ve geçici güçlerle kalıcı başarı elde etmek mümkün değildir. Uzaklardan atılan bombalar insanları öldürebilir, binaları yıkabilir, tesisleri kullanılmaz hâle getirebilir; ancak bir milletin birlik ve beraberliğini asla yok edemez.

Benim savaşlardan çıkarımım Atatürk ile aynı çizgidedir. Saldırganların yol açtığı savaş bana göre cinayettir. Ancak Atamızın dediği gibi meşru müdafaa durumunda saldırgana karşılık vermek zorunluluktur. Çocukların ölümüne sebep olan zalimin zulmüne dünyaca kayıtsız kalınması insanlık adına utanç vericidir.

Başarının mazlumdan yana olması dileğiyle, Tanrı mazlumların yar ve yardımcısı olsun.

Bilim Nesin 
Eryaman 30.03..2026 04.43

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ACI GERÇEĞİMİZ: KIBRISCIK

ANAM

İLÇEMİZDE EĞİTİM ATILIMI