İSTİSMAR, ÇARPITMA VE DİN
İSTİSMAR, ÇARPITMA VE DİN
Bayrak indirme olayı canımı fazlasıyla sıkmışken, bugün okuduğum bir haber üstüne adeta tuz biber ekti. Ne zamandır yazmayı düşündüğüm konu bugüne kısmet oldu. Basında ve medyada yer alan olaylarla birlikte, bizzat gözlemlerime dayanan acı bir gerçeği paylaşma ihtiyacı duydum.
Son yıllarda kamuoyuna yansıyan haberler, özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinden yürüyen ağır istismar vakalarını gözler önüne seriyor. Üç yaşındaki bir çocuğa yönelik cinsel istismar iddiasıyla yargılanan bir vakıf yöneticisi ve mağdur annenin adliye önünde adalet nöbeti tutmak zorunda kalması, bu tablonun yalnızca son örneklerinden biri. Defalarca okuyup işittiğimiz benzer olayların, farklı tarikat ve cemaat yapılarında tekrar tekrar ortaya çıkması ise meseleyi bireysel sapkınlıkların ötesine taşıyor ve daha derin bir sorgulamayı zorunlu kılıyor.
Bu sorgulama yalnızca haberlerle sınırlı değil. Bizzat karşılaştığım kişilerle yaptığım soru-cevap söyleşilerimde, 120’den fazla kişiye — aralarında ilahiyat fakültesi ile imam hatip öğrencileri ve mezunları da olmak üzere — şu soruyu sordum: “Din toplum için midir?” Yanıtlayanların tümünün verdiği karşılık “Evet” oldu. Ardından yönelttiğim “Peki İslam’ın toplum için öngördüğü temel şartlar nelerdir?” sorusuna, neredeyse hiç kimsenin tatmin edici bir cevap verememesi düşündürücüydü. Bu soruya açık ve doğru yanıtı yalnızca altmışlı yaşlarındaki bir imamdan alabildim.
Bu durum, din eğitimi verilen kurumlarda dahi İslam’ın ahlaki ve toplumsal özünün yeterince öğretilmediğini; bilmeyenlerin cehaletle, bilenlerin ise suskunlukla din söylemi ile işlenen suçlara ortak edildiği acı gerçeğini ortaya koyuyor. Burada net bir cümle söylemek isterim: Dinimizi gerçek anlamda öğrenmiyoruz, öğretmiyorlar, öğretilmiyor. Bir başka acı gerçek de şudur; dinimizin gerçek anlamının öğrenilmesi bilinçli biçimde engelleniyor.
Bu yazı, yaşananların dinle ilişkisini çarpıtmadan, inancın özünü merkeze alarak; nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte ele almayı amaçlıyor.
Suç Bireyseldir, Ama Zemin Toplumsaldır
Hukukun temel ilkesi açıktır: Suç bireyseldir. Hiçbir inanç topluluğunun tüm mensupları tek tek suçlu ilan edilemez. Ancak aynı tür suçların benzer yapılarda, benzer gerekçelerle ve benzer biçimde ortaya çıkması ya da örtbas edilmesi, ortada suçu besleyen bir zemin olduğunu düşündürür.
Bu zemin çoğu zaman şunlarla örülür:
Sorgulanamaz bir hiyerarşi
“İtibar” gerekçesiyle suskunluk
Mağduru değil yapıyı koruyan anlayış
Hukuki süreçlere müdahale veya baskı
Bu koşullar oluştuğunda, suç bireysel olmaktan çıkar; kurumsal sessizlikle sürdürülür.
Din Ne Diyor, Ne Söyletiliyor?
İstismarı meşrulaştırmak için dini söylemlerin dillendirildiği ve kaynak gösterildiği sıkça görülür. Oysa bu söylem ve kaynak göstermelerin önemli bir kısmı ya uydurmadır ya da bağlamından koparılmıştır.
Kur’an ve İstismar
Kur’an’da çocuğa, kadına ya da güçsüze yönelik her türlü zulüm açıkça yasaklanır. Merhamet, adalet ve emanet bilinci temel ilkedir. “Badeleme” ve benzeri uygulamalar, Kur’an’da yeri olmayan kavramların dine mal edilmesidir; bu durum bilgisizlikten çok bilinçli bir çarpıtmaya işaret eder.
Rivayetlerin Kalkan Yapılması
Hz. Âişe ile evlilik meselesi de sıklıkla bugünkü suçları aklamak için kullanılır. Oysa İslam hukukunda evlilik;
Akıl,
Rıza,
Bedensel ve ruhsal olgunluk
şartlarına bağlıdır. Tarihi rivayetleri bugünün toplumsal gerçekliğinden koparıp suça gerekçe yapmak, Peygamber’i örnek almak değil; Peyga varmber’i işlenen suça kalkan yapmaktır.
Sorun İnanç Değil, İktidar Dili
Günümüzde bu yapıların bir kısmında din, ahlaki bir rehber olmaktan çıkarılmış; itaat üreten bir araca dönüştürülmüştür. Eleştiri “günah”, soru “fitne”, adalet talebi ise “dava zarar görür” gerekçesiyle bastırılan bir olgu hâline gelmiştir.
Daha da vahimi, bu yapılarla kurulan siyasal ve çıkar odaklı ilişkiler sonucunda:
Dokunulmazlık algısı oluşur
Hukuk geri çekilir
Mağdur yalnızlaşır
Devletin veya yönetenlerin açık ya da örtük koruması, suç işleme cesaretini artırır. Bu noktada belirleyici olan din değil, çıkar ilişkisidir.
Sonuç: Dini Korumak İçin Gerçeği Söylemek
Bu yazıda ele alınan istismar vakalarına yönelik eleştiriler dine saldırı değildir; tam tersine, dini istismar eden kişi ve zihniyetlere karşı dinin kendisini savunmaktır. İnanç, zulmü değil adaleti; suskunluğu değil hakkı savunur.
Gerçekle yüzleşmeden ne mağdur korunabilir ne de inanç temiz kalabilir. Şeffaflık, denetim ve hukuk; dindarlığın düşmanı değil, teminatıdır.
Bu yüzden bugün söylenmesi gereken şudur:
Dinin adıyla işlenen suçlar, dinin değil; onu araçsallaştıran zihniyetin eseridir.
Bu gerçeği dile getirmek, ne inanca ne de topluma zarar verir. Aksine, her ikisini de korur.
Eryaman 21.01.2026 22:00
👏🏻👏🏻👏🏻
YanıtlaSilÇOK İYİ ANLATIM OLMUŞ..TEŞEKKÜR EDERİM..AHLAK KURALLARI TOPLUMA ANLATILMIYOR..İYİ AHLAK SAHIBI DEĞİLSEK..DİN DE FAYDALI OLAMIYOR..
YanıtlaSil