FERYAZ USTA

 GÖZLERİME KÜSTÜM kitabımdan bir bölüm

FERYAZ USTA 

Satı Bacı ile Çoban Fazlı'nın Oğlu


Herkes onu "Feryaz" diye bilir. İş yerindeki arkadaşları ise kısaca “Ferya” der. Nüfus kaydında da adı böyle geçer: Ferya. Babası çobandır, anasıysa köylü bir ev kadınıdır. Aynı köyün çocuklarıdır Satı Bacı ile Çoban Fazlı; birbirlerine sevgiyle birlikte saygı ve sadakatle bağlıdırlar. Her zorluğu birlikte aşar, her sevinci birlikte paylaşırlar.

Yaşadıkları yer zorlu bir coğrafyadır. Ekilecek tarla az, hayvanlara zahra (yem) bulmak güçtür. İlkbaharın sonundan sonbaharın başına kadar yaylada yaşarlar. Yayla, hayvanlar için iyidir; ot bol, su bol, hava serindir. Ama kış gelince orada yaşamak olanaksızdır. Ekimden mayısa kadar kar ve ayaz eksik olmaz.

Çoban Fazlı da diğer yöre çobanları gibi, kışları Polatlı ya da Haymana köylerine gider; ağaların yanında çobanlık yapar. Hem kendi sürüsünü güder hem de onlarınkini. Üstüne birkaç kuruş da kazanır.

Satı Bacı ise altı ay boyunca Yazıca Köyü’nde, yörenin türküsünü söyleye söyleye kocasının yolunu gözler:

Göktepe’nin çamları

 Erkeçe’nin çanları

 Tıraş olmuş geliyor

 Karaköy çobanları

Kara keçi ayranı

 Geldi bayram ayları

 Koyverin çobanları

 Köyde etsin bayramı

O yıl, Çoban Fazlı köye herkesten önce döndü. Yanında ne koyun ne keçi vardı. Kışı Haymana'nın Sırçasaray Köyü’nde geçirmişti. Çetin bir kış olmuş, ot yetmemiş, saman bulunamamış; hayvanlara kamış yedirmişlerdi. Yine de 300–400 kadar davar telef olmuştu.

"Bu da kader işte," dedi Satı Bacı. "Kötü kader… Ne yapacağız şimdi?"

“Ben çoban geldim, çoban giderim,” dedi Fazlı. “Buralarda herkes kendi davarının, sığırının çobanı. Gidelim Polatlı’ya. Bana yakın olursunuz. Ben oradan bir ev aldım. Yine ağalara çobanlık ederim, birkaç kuruş kazanırız, nafakamız çıkar. Yeni bir hayat kuralım artık.”

Satı Bacı, kader ortağına güvenirdi. On beş yıllık hayat arkadaşıydı. Bir gün bile kötü bir sözünü duymamıştı. Kocası ne derse o olmalıydı. Gideceklerdi artık, başka çare yoktu. Burada geçim zordu; kimseye çoban durulmazdı.

Birkaç gün içinde toparlandılar. Bir at arabası bulup eşyaları yüklediler. Nevzat dört yaşında, Feryaz ise henüz yaşını bile doldurmamıştı. Zorlu bir yolculuktan sonra önce Polatlı’ya, oradan da Karsak Köyü’ne geçtiler.

Artık yeni evlerindeydiler. Köydeki diğer evler gibi onlarınki de kerpiç ve topraktandı. Tek katlıydı. Yazıca’daki gibi 2–3 katlı ahşap evler burada hiç yoktu. Ama bu köyde, memleketlerinden tanıdık aileler vardı. Satı Bacı yeni hayatına alışmalı, Nevzat yeni arkadaşlar edinmeliydi. Feryaz da bu yeni köyde büyüyecekti.

Yeni köye ve yeni yaşama çabuk alışılmadı ama alışmak zorundaydılar. Fazlı, Karakuyulu Rıza (Başar) Ağaya çoban durunca, Satı Bacı tek başına kaldığı köyde her işin üstesinden geldi. İki oğluna hem analık hem de babalık yaptı.

Çoğu gece neyi nasıl yapacağını düşünerek uyudu. Kocasının yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yaptı; erkeklerden çekinmeden evinin ihtiyaçlarını giderdi.

Köyde dolmuş vardı. Haftada bir gün, çarşamba günleri Polatlı’ya pazara gider; evin alışverişini yapar, dönerdi. Çoğu zaman küçük oğlunu yanında götürür, büyük oğlunu köyde birilerine emanet ederdi. Zaman zaman da çocuklarını alıp Karakuyu’ya, kocasının yanına giderdi.

Fazlı, çoban durduğu ağaya ve köy halkına kendini sevdirmişti. Rıza Ağanın sağladığı olanaklar ve destekle Karsak’taki tarlaları ekilmiş, harmanları kaldırılmıştı. Satı Bacı da evinin önündeki küçük bostanı ekip, evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamıştı.

Yaşam; yazıyla, kışıyla, baharlarıyla, zorlu koşullarıyla iki yıl alışmakla geçti. Artık alışmışlardı. Feryaz da iki yaş büyümüştü. Nevzat’ın okula başlaması gerekiyordu ama köyde okul yoktu. Satı Bacı da Çoban Fazlı da okur yazardı. Okumanın değerini bilirlerdi. Oğullarının okumalarını isterlerdi ama okutmak için köylerinde okul yoktu; başka köyde ya da Polatlı’da okutmak olanaksız gibiydi. Çaresizlerdi.

Dayısının da önerisiyle nihayet Nevzat için bir çare bulundu. Yazıca’ya, Hassün dayısının yanına gönderildi. Dayısı, Hava ebesi ve köydeki akrabaları Nevzat’ın gelişine sevinmişti. Köy okulu, birleştirilmiş iki sınıflıydı. Eğitim oldukça kaliteliydi; iyi öğretmenler ve zeki çocuklar vardı. Nevzat köydeki tüm akranlarını önceden tanıyordu. Okulda ilk üç sınıf bir arada, dördüncü ve beşinci sınıflar birlikteydi. Nevzat burada üç yıl okudu, başarıyla sınıflarını geçti.

Dördüncü sınıfa geçtiği yıl, Karsak’taki okul yapılmış ve eğitime başlamıştı. Nevzat anasının yanına döndü, dördüncü sınıftan okumaya devam etti. Beşinci sınıfta kardeşi Feryaz da okula başladı. Bir yıl birlikte gidip geldiler.

Okul bitince Nevzat, bir terzinin yanına çırak olarak verildi. Feryaz, okuluna tek başına gidip geldi. Zeki, çalışkan ve başarılıydı Feryaz. Tüm sınıfları pekiyi dereceyle geçip okulunu bitirdi.

Köy yaşamının sıkıntıları ve ailenin olanaklarının yetersizliği, ortaokul ve üst öğrenime devam etmesine imkân tanımıyordu. Şartlar zorlansaydı belki bir şeyler yapılabilirdi ama gerçekten çok zordu. Durum böyle olunca, Feryaz da abisi gibi istemeyerek bu durumu kabullendi; çırak verilecekti, bir ustanın yanına.

Satı Bacı, Feryaz'ı yanına alıp Polatlı’ya götürdü. Sordu, soruşturdu; eşe dosta, tanıdıklara danıştı. Sonunda, Balkan göçmeni ve tarım aletleri tamiriyle uğraşan Zülfikar Püsküllü Usta’nın yanına çırak verdi.

Nevzat ile Feryaz, birkaç arkadaşıyla birlikte Zafer Mahallesi'nde bir bekar evinde kaldılar. Nevzat önce bir terzihanede çalıştı, sonra Yazıca köyünden akrabaları Sezai Usta'nın marangoz atölyesine geçti. Orada marangozluk öğrenirken, Feryaz Zülfikar Usta'dan memnun olduğu için onun yanında kalmaya devam etti.

Zülfikar Usta, ahilik kültürünü özümsemiş, yanında çalışanlara mesleği öğretirken onların dertleriyle, sorunlarıyla da ilgilenen bir abi, bir arkadaş, bir baba gibiydi.

Feryaz’ın okuma arzusu yüreğinden hiç eksik olmadı ama ustasını sevdi, işini benimsedi. Zaman zaman işle ilgili düşüncelerini dile getirirken ustasından takdir aldı. Mesleğin tüm inceliklerini öğrendi, kaynak yapmayı da belledi.

Dokuz yıl birlikte çalıştılar. Feryaz’ın askerlik çağı gelip çattı. Ayrılık artık kaçınılmazdı. Tam da Barış Harekâtı döneminde Kıbrıs'a asker olarak gitti. Böylece birliktelikleri sona erdi. Zülfikar Usta bu ayrılığa üzülse de vatan görevine giden eski çalışanına her ay harçlık gönderdi.

Feryaz mutluydu; askerlik sonrası yine ustasıyla çalışabilirdi ama içi ikilem içindeydi. O dönemlerde Nevzat, Kara Kuvvetleri'ne marangoz ustası olarak girmiş, geleceğini garanti altına almıştı.

Serbest çalışmanın belli bir mesaisi yoktu. Bazen işin bitmesi için gece yarılarına kadar çalışılıyordu. O işin ne başı belliydi ne de sonu. Feryaz’ın aklında hem abisine yakın olmak hem de bir kamu kuruluşunda çalışmak vardı.

Askerlik dönüşü, Zülfikar Usta onunla çalışmayı çok istedi. Ama Feryaz’ın amacını duyunca kabullenmek zorunda kaldı. Çok geçmeden de iş yerini satarak başkalarına devretti.

Feryaz fazla beklemedi. Kolundaki altın bilezik, onun iş bulmasını kolaylaştırdı. Ankara Şeker Fabrikası’nın makine bölümüne kaynakçı olarak girdi. Mesleki bilgisi ve zekâsını iş yerindekilere hemen gösterdi. Çalışkanlığından ve bilgeliğinden dolayı, genç yaşta mesai arkadaşları ona “Ferya Usta” demeye başladı.

Yaşamı bir düzene girmişti şimdi. Düzenli bir işi ve geliri vardı. Artık sıra evlenmekteydi. Ve anasına verdiği sözü tuttu; dayısının da gönlünden geçen evliliği yaptı. Dayısının kızı Zeliha ile evlendi. Aile büyüklerinin istediği, emrivaki bir evlilikti. Artık hayata kuzeni Zeliha’yla hayat arkadaşı, yaşam yoldaşı olarak devam edeceklerdi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ACI GERÇEĞİMİZ: KIBRISCIK

ANAM

İLÇEMİZDE EĞİTİM ATILIMI