CUMA DERESİ VE CİNKÖPRÜ
GÖZLERİME KÜSTÜM Hayad'lık Yaşamlar
CUMA DERESİ VE CİN KÖPRÜ
Dere suyunun şırıltısını, samyeli
gibi insanın yüzünü okşayarak esen rüzgârın yapraklarda çıkardığı hışırtıyı,
kuşların cıvıltısını dinleyerek Cuma Deresi’ne iniyorlardı. Güneş önlerine
gelmiş, yüzlerine vuruyordu.
Zeliha, dere suyunun öbür tarafında
gördüğü kulübeyi göstererek:
— Hala, şu karşıda derenin kenarında bir ev var; köylerden uzakta kim oturuyor
orada?
— Ora ev değil Zele, dermen; dermenci oturur orada, dedi Mediha.
— Ya! Ekinleri çuvallara koyup un yapmak için oraya mı götürüyorlar dedemgil?
— Evet.
— Orada ekinleri nasıl un yapıyorlar, sen hiç gittin mi?
— Tabii gittim. İki tane kocaman yuvarlak taşı birbirinin üstüne koymuşlar.
Üstteki döndükçe ortasındaki delikten giren ekinler un oluyor.
— Ya! Taşlar, anamın bulgur çektiği taş dermenden kocaman mı?
— Tabii kocaman, yoksa ekinler un olmaz ki.
— Peki, ne kadar kocaman?
Mediha eliyle yanına çağırdı:
— Gel yanıma da gösterelim, dedi.
Zeliha değirmenden tarafa dikkatlice
baktığından biraz geride kalmıştı. Koşarak yanına vardı. Mediha iki eliyle
Zeliha’nın ellerini sıkıca tutarak yana açtı, biraz da geriye çekildi.
Ortalarındaki boşluğu göstererek:
— Nah! İşte bu kadar var, belki de daha büyük.
Zeliha:
— Abovv! Peki, o koca taş nasıl dönüyor? İnsanın gücü yetmez ki ona.
Mediha değirmenin kenarında olukla
getirilen suyla dönen kovaları göstererek:
— Dereden gelen su kovaları döndürüyor; kovalar dönerken içerideki taşı da
çeviriyor.
Zeliha koca taşın nasıl döndüğünü
görmek merakıyla değirmene bakarken dikkatini çekeni Mediha’ya sordu:
— Hala, derenin bu tarafında beyaz duvarlar var; orası da mı dermen?
— Yok, Zele, ora medreseymiş.
Zeliha dönüp taş duvarlara
bakacakken önünden geçtikleri ağaçlardan havalanan onlarca kuş kanat çırparak
yükseldi. Ardından kuş cıvıltıları ile yaprak sesleri rüzgârın sesine karıştı.
Zeliha kuş yuvalarıyla dolu ağaçlara
bakarken bir hayli ileriye gitmiş olan Muzaffer seslendi:
— Biraz hızlı yürüyün, geç kalmayalım.
Muzaffer önden giderken Mediha ve
Zeliha, ellerinde sopalarla öküzleri hızlandırmaya çalışıyordu.
Duvarlar tamamen görünür olmaya
başlayınca Zeliha:
— Hala, duvarların ne olduğunu emmime soracağım. Sen hayvanları hızlandırıp
bize yetiş, deyip Muzaffer’e seslendi:
— Emmi, beni bekle, deyip koşarak yanına vardı.
Aradaki mesafenin uzadığını gören
Muzaffer adımlarını iyice yavaşlattı. Nefes nefese gelen Zeliha:
— Emmi, deredeki duvarlara halam medrese dedi; o nedir?
— Eskiden köylerde okul yoktu. O gördüğün medrese gibi, medresesi olmayan
köylerde çocuklar köy odalarında hocalardan okuma yazma öğrenirlerdi.
— Biliyom, ben de koy odasına gidiyom; hocalar hep sureleri, duaları
öğretiyorlar.
— Şimdi öyle kızım, eskiden öyle değilmiş.
— Peki nasılmıştı?
— Köy odalarında, şimdiki gibi sure ve duaların yanında Arap harflerle yazma da
öğreniliyormuş. Ama öteki dersler medreselerde öğrenilirmiş. Hem o dersleri
herkes okutamıyormuş.
— Kim okutuyormuş emmi?
— Medreselerde okutma yetkisi olan dersiâm denen hocalar ders verirlermiş.
Arkalarından yetişen Mediha:
— Hamza dedem de bu medresede ders vermiş.
Devamını Muzaffer tamamladı:
— Evet. Hamza dedem, Arap harfleri ile okuma yazmayı iyi bilip hocalığı da iyi
olduğundan Bolu’ya gitmiş, sınavlara girip oradaki ulemaların onayıyla
medresede okuma yazma dersi verme belgesi alıp burada çocuklara ders vermiş.
— Hamza dede öteki dersleri vermemiş mi? diye sordu Zeliha.
— Hayır, öteki dersleri verme yetkisi olmadığı için o derslere girmemiş.
— O derslere kimler girmiş öyleyse?
— Bizim köyden Ömer Hoca, Deveci’den Hava Ğelnabam’ın anası Nefse Gelnabam’ın
büvası Emin Hoca Dede, Deveören’den bir muhterem. Bunlar benim duyduklarım.
Ötekilerin isimlerini bilmiyorum.
Mediha:
— Sabukların Ömer Hoca dede mi?
— Öyle deme Mediha, Hamza dedem bu sözü diyenlere çok kızardı.
— Niye abi? Köyde herkes öyle biliyor.
— Herkes öyle diyor da, Hamza dedem öyle demiyordu.
— Ne diyordu abi?
— Ömer Hoca’nın her zaman doğru olan şeyleri söyleyip savunduğundan bahsederdi.
Hem de “Ömer Hoca gibi âlim yok bu civarda, adam ta İstambul’lardan ders alıp
gelmiş. Kitaplarında yazanların çoğunu bu millet bilmez. ‘Abuk sabuk’ konuşuyor
deyip, arkasından laf söyledikleri yetmezmiş gibi aileye de ‘Sabuklar’ diye
çamur atarlar. Kimsenin böyle demeye hakkı yok,” derdi de evdekilere hep “Ömer
Hocalar” diyeceksiniz diye tembih ederdi.
— Nefse ebem, anamıh anası.
— Evet kızım.
— Vay be! Hem Hamza Dedem, hem de Nefse Ebemin buvası Emin Hoca Dede burada
ders vermişler.
— Evet Zele, aynen öyle yeğenim.
Zeliha yüzünde beliren tebessümle ne
söyleyeceğini bilemedi.
Uzaklardan motor sesi duyulunca
duraklayıp havaya ve etrafa baktılar. Bir şey göremediler. Birkaç adım motor
sesini dinleyerek yürüdüler.
Zeliha:
— Emmi, medrese niye kapandı?
— Kızım, Mustafa Kemal Paşa’mız memleketi düşmanlardan kurtardıktan sonra her
Türk vatandaşının, bilhassa çocukların okuryazar olmasını istemiş. Büyük Millet
Meclisi de Tevhid-i Tedrisat adı verilen Öğretim Birliği Yasasını çıkarmış.
Bunun ardından nüfusları kalabalık olduğu için önce bizim köyle Deveören’de
okullar açılmış. Devlet kontrolünde olmayan medreseler dâhil tüm diğer okullar
ve kurumlar kapatılmış. Bu medrese de o zaman kapanmış.
— Şimdi her köyde okul var mı emmi?
— Benim bildiğim birkaç köy hariç her köyde okul var. Okulu olmayan komşu
köylerden bizim köye okumaya gelenler olduğunu bilirim.
Mediha söze karıştı:
— Benim okuduğum zamanda Kösler’den, Kise’den okumaya gelenler vardı.
İnişin bitmesine daha vardı ama
beyaz duvarlar iyice görünür olmuştu.
Zeliha, Muzaffer’e duvarları
göstererek:
— Emmi, çatı yok emme, duvarlar sağlam duruyor; burayı kim yaptırmış?
— Kimin yaptırdığını tam bilmiyorum da, Kırım’dan Deveci, Deveören,
Karacaören’le bizim köye gelenlerin atalarının yaptırdığı söyleniyor.
— Buranın sahipleri kimlermiş?
— Deveören’den Mugaytlar’dan İsmail Efendi ile Hacı Mustafa’nın olduğunu
söylerler. Bizim köyden Tombak Dede’nin de destek sağladığı söylenir.
Zeliha bir yandan dinliyor, bir
yandan da duvarlara bakarak ilerliyordu:
— Emmi, duvarlarda pek çok yazı var.
— Evet var. Hat sanatı onlar. Şimdi Polatlı’nın Avdan’a yerleşenlerin atası
Abdullah Hoca’nın yazdığı söylenir.
Onlar konuşarak ilerlerken iniş
bitmiş, düz yola çıkmışlardı. Kara Öküz’ün yanlarında olmadığını fark eden
Mediha:
— Aga! Kara Öküz yok!
Hepsi dönüp arkalarına, sağa sola
baktılar. Gerçekten de öküz yoktu. Zeliha:
— Emmi, sen bekle; biz halamla bulur getiririz.
Koşarak gittiler, çok geçmeden de
Kara Öküz’le birlikte göründüler. Gelince:
— Bayırdan inince öbür tarafa dönmüş, otlarken bulduk, dedi Mediha.
— Acıkmış hayvanlar. Dereözü’ne kadar dişlerini sıkacaklar. Başka çareleri yok.
Küçük inişlerin çıkışların olduğu
yolda ilerlerlerken Zeliha:
— Emmi, buraya niye Cuma Deresi demişler?
— Kızım, onun hikâyesi daha da eski. Ankara savaşından önce Moğol istilasını
haber alıp çocukların, kadınların ve hayvanların güvenliğini sağlamak isteyen
Türkmenler bu taraflara göç etmişler. Savaştan sonra da geri dönmemişler.
Muzaffer duraklayıp nefes aldı.
Yürüyüşleri iyice yavaşlamıştı.
— İlk gelenler Köroğlu’nun eteklerindeki otlakları görünce oralara da sahip
çıkıp yayla evi yapmışlar. Şimdilerde bizim köyün, Köslerin, Deveören ile
Karacaören’in ikişer yaylasının olması bu ilk gelenlerin sahiplendikleri
yerlerdir.
Zeliha ile Mediha anlatılanların
nereye evrileceğini merakla beklerken Muzaffer devam etti:
— Osmanlılar zamanında önce Nadas, sonra Karadoğan; Kırım göçlerinden sonra da
Karadoğan hep yörenin merkezi olmuş. Her köyden nüfusuna göre ayanlar
seçilirmiş. Ayanlar kendi aralarında birini başkan yaparlarmış. Ayan Meclisinin
yönetim yetkisi oldukça çokmuş. Karadoğan’a kadar olan bu taraftaki köylerden
seçilen ayanlar her zaman Karadoğan’a gidememişler. Yönetimde birlik sağlamak
için çoğunlukla Cuma günleri burada toplanıp konuşurlarmış, namaz da
kılarlarmış.
— Koca koca adamlar namaz kılmaya niye ta buraya kadar gelirler ki? Her köyde
cami var, burada cami yok ki!
— Yeğenim, civar köylerin en merkezi yeri burası seçildiğinde bir namazgâh
yapılmış. Medrese ise Kırım Bahçesaray’da Giray Han’ın yaptırdığı medrese örnek
alınarak namazgâhın yanına yaptırılmış. Namazgâh da artan ihtiyaca uygun olarak
genişletilip düzenlenmiş.
Zeliha:
— Emmi, yukarıdan baktığımızda da, aşağıdan gördüğümüz kadarıyla da namazgâha
benzer bir şey görünmüyordu.
— Doğrudur kızım. Burası terk edileli neredeyse kırk yıl oldu. Hırçın dere
suları zaman zaman sel olup taşı çakılı yığmıştır.
Muzaffer eksik kalanı tamamlamak
ister gibi devam etti:
— Burayı yaptıranlardan İsmail Efendi’nin İstambul’da fıkıh da okuyup, fermanla
bu taraflarda görevlendirilmesini istediği ve onun zamanında bu civardaki tek
kadı olduğu da söylenir.
Zeliha atıldı:
— Emmi, fıkıh ne, kadı ne iş yapardı?
— Kadılar bugünkü hâkimlerin işi yaparlardı. Fıkıh da dinî, ahlaki, hukuki
kurallardır. Bunları herkes bilmez. İsmail Efendi anlaşmazlıkları kitaba göre
çözermiş. Herkese adil davrandığını, haklı olanın hakkını teslim ettiğini,
verdiği kararlarda ahalinin de duyup şahit olmasına özen gösterdiği söylenirdi.
— İyi de İsmail Efendi niye Karadoğan’da değil de burada kadılık yapmış?
— Emmisinin, ben anlatılanlara göre söyleyeyim. İsmail Efendi yetki belgesini
aldıktan sonra Kırım’dan gelen akrabalarını bulmak niyetiyle burayı istemiş,
Deveören’deki akrabalarının yanına yerleşmiş. Cuma Deresi’nin de toplanma yeri
olduğunu öğrenince medreseyi yaptırmışlar. Hem orayı yönetmiş hem de kadılık
yapmış.
Bunları dinledikten sonra Zeliha:
— Deveören’de siz namazda iken Minta Gelnabam’ın Hışırların Evi diye gösterdiği
koca köşkte İsmail Efendigilin olmalı.
Muzaffer:
— Öyle söylüyorlar, büyük ihtimalle onların olabilir.
Nereden geldiği belli olmayan ıslık
sesleriyle duraksadılar. Sanki iki kişi ıslıklarla birbirlerine bir şeyler
anlatıyorlar gibiydi ama görünürde kimse yoktu.
Zeliha yeni bir soruyu Muzaffer’e
yöneltti:
— Emmi, burada ne konuşurlarmış?
Muzaffer tane tane anlatmaya
başladı:
— Kıbrıscık yöremiz Aşağı ve Yukarı Divan diye ikiye ayrılır. Bizimki Yukarı
Divan olur. Ayanlarla köylerin ileri gelenleri ve ahali burada toplanıp
sorunları konuşurlar, çözüm yollarını bulurlar; farklı köylerden evlenecek
gençlerin aileleri ile konuşulur. İhtiyacı olanlara yardım edilir. Yardımlaşma
ve dayanışma için kararlar alınırdı.
Zeliha’nın
aklına başka soru gelmeyince susup yola devam etmişler.
Akarın sağından
konuşa konuşa köprüye ilerlerken Zeliha, yolun bir o yanına bir bu yanına
geçiyor; ileriye bakıyordu. Mediha’nın dikkatini çekti:
— Zele, ne oldu, nereye bakıyon?
— Hala, Cin Köprü’yü görmeye çalışıyorum.
— O buralardan görünmez, çok aşağıda kalır.
— Sen Cin Köprü’yü gördün mü, üstünden hiç geçtin mi, hala?
— Ben geçmedim de… Çok uzaktan gördüm.
Mediha böyle
deyince merakını gidermek isteyen Zeliha, Muzaffer’e döndü:
— Emmi, sen Cin Köprü’den geçtin mi? Çok mu yüksek?
— Yüksek kızım.
— Ne kadar yüksek?
Muzaffer biraz
düşündü:
— On insan boyu vardır, belki de daha fazla.
Zeliha
şaşkınlığının heyecanıyla:
— Aboovvv! Geçtin mi peki emmi, Cin Köprü’den?
Mediha da
yüksekliğe şaşırmıştı. Muzaffer başını salladı:
— Geçmedim amma, çok yakınına vardım.
— Korkunç diyorlar, öyle mi emmi? Korkunç mu?
— Korkulacak kadar var kızım… Karşılıklı iki yamaçtaki dimdik kayalıkların
üzerine, iki kalın ağacın arasına tahtalar yan yana dizilmiş. Kimisi kırık
döküktü benim gördüğümde, kenarlarında korkuluk da yoktu. İnsanın içi ürperiyor
bakarken bile.
Zeliha,
şaşkınlıkla karışık endişeli bir tavırla duraksadı; duyduğu, merak ettiği
konuyu sordu:
— Emmi, Cin Köprü’nün bizim köyden bir çobanla ilgili öyküsü varmış. Sen onu
biliyor musun?
— Biliyorum. Çok eskiden bizim köyden Ali adında bir delikanlıyla babası,
Polatlı’nın Sarıoba köyüne davarlarını götürmüşler. Orada bir ağanın yanına
çoban durmuşlar. Ağa, hem Ali’den hem babasından çok memnun kalmış. Birkaç yıl
kışları o ağanın yanında geçirmişler.
Muzaffer
yorulmuş gibi durakladı. Derin bir nefes alıp devam etti:
— Ağa, Ali’yle yaşıt bir kız babasıymış. Gel zaman git zaman, Ali ile kız
birbirlerini sevmişler. Ağa da biricik kızını sevdiği delikanlıdan ayırmayı
aklına bile getirmemiş. Allah’ın emri, peygamberin kavliyle ağanın nur yüzlü
kızını Ali’ye istemişler. Ağa, dünürcüleri geri çevirmemiş, evlenmelerine izin
vermiş.
Muzaffer derin
bir soluk daha alıp:
— Yaz olunca Sarıoba’da düğün dernek kurulmuş. Oradaki işler bitince gelin
alınıp yola çıkılmış. Her şey yayla zamanına rastlamış. Bizim köyün Sorudak
yaylası değil, öteki yaylası Sarıbasır’a gidilmesi gerekiyormuş. Derenin suyu,
şimdi gördüğünden çok daha fazlaymış.
Zeliha ile
Mediha istem dışı bir nazarla dere suyuna baktılar. Muzaffer devam etti:
— Şimdiki köprü de yokmuş o yıllarda, dereden geçmek de çok zormuş. En kısa,
kestirme ve en kolay geçilecek yer Cin Köprü diye düşünülmüş.
Hem yürüyorlar
hem Muzaffer’i dinliyorlardı:
— Gelin, at üstünde köprüden geçerken karşıdaki kavakta yuvalanmış bir kartal,
gelin alıcılardan korkup birden havalanmış. At ürkmüş. Gelin dengesini
kaybedip, köprünün henüz başındayken kayalıklara çarparak dereye düşmüş. Ölüsünü
ta Şadıman’da bulmuşlar. Düşüp kaybolduğu yere de mezar kazıp gömmüşler.
Zeliha’nın içi
burkuldu, sesi bir tuhaf çıktı:
— Ah, çok yazık olmuş gelin abaya… Keşke attan indirseler de yürüyerek geçseydi
köprüyü.
Görmeseler de
bir süre Cin Köprü tarafına bakıp sustular. Ilık esen rüzgârın kulaklardaki
uğultusu ile akarın sesi dışında hiçbir ses yoktu. Bunlar bile bu acı olayın
yankısı gibiydi sanki. Hayat durmuş gibiydi o an onlar için.
Zeliha yeniden
sordu:
— Ölen gelinle ilgili bir de yakım, ağıt yakılmış. Onu biliyor musun, emmi?
— Duydum da sözlerini bilmiyorum yeğenim.
— Mediha halamgil, kızlarla bir araya gelince düğünlerde içli içli
söylüyorlardı.
— Söylesin de dinleyelim.
Mediha:
— Hepsi aklıma gelmez…
Zeliha:
— Olsun hala, aklına gelenleri söyle hadi; hem yayla yolunda Köroğlu’nun
türküsünü ne güzel söyledin.
Muzaffer de
ısrar edince Mediha söylemeye başladı. İçli, buğulu, yanık bir sesle:
Gelin kızlar, gelin gidelim
Öğle yemeğini biz de yiyelim
Hürmüz gelini biz de görelim
Alma da gelinim alma allı
Alma da sular allı gelini
Gümüş de kemer sıkmış belini*
Dalgada vurmuş selvi boyuna
Gelini çektiler orman içine
Kelebekler kondu sırma saçına
Alma da gelinim alma allı
Alma da sular allı gelini
Gümüş de kemer sıkmış belini*
Seymenleri kaya gibi dolaşır
Gelin alıcıları koyun gibi meleşir
Güvey beye kara haber ulaşır
Alma da gelinim alma allı
Alma da sular allı gelini
Gümüş de kemer sıkmış belini*
Köprü altında azgın sular köpürür
Gelinin al tüteği suda yelebür
Gümüş kuşağı kumda yalabur
Alma da gelinim alma allı
Alma da sular allı gelini
Gümüş de kemer sıkmış belini*
Avcı da getirin vursun kartalı
Baltacı getirin kessin kavağı
Yüzgücü getirin bulsun gelini
Alma da gelinim alma allı
Alma da sular allı gelini
Gümüş de kemer sıkmış belini*
Mediha’nın
söyleyişini bozmamak için biraz yavaş yürüdüler; hem söylediler hem dinlediler.
Zeliha, nakaratlarda halasına eşlik ederken Muzaffer de sessizce içinden
mırıldanıyordu. Bu acılı öykünün, insanın içini yakan türküsü yüreklerini iyice
burktu. Kimse Cin Köprü tarafına bakmıyordu artık.
Türkü
bittiğinde, Cuma Deresi Köprüsü’nün tam ortasına gelmişlerdi. Zeliha yere
bakıyor, ayağına takılan taşı itekleyerek ilerliyordu. Hava iyice ısınmış,
hepsi de terlemişti.
Muzaffer:
— Biraz çabuk gidelim, etler bozulmadan köye varalım.
Emektar’ın
yularını tutup önden ilerlerken kızlar, öküzlerin sağrısına ellerini koymuş,
hafif hafif vurarak hayvanları hızlandırmaya çalışıyorlardı.
Araba yolunun
dönemecini geçince Muzaffer arkaya dönüp baktı.
Öküzlerin bir
hayli arkada kaldıklarını görünce:
— Ben hızlı gidiyorum, siz hayvanları yormadan yavaş yavaş gelin.
— Tamam, dediler Mediha ile Zeliha.
Muzaffer,
Emektar’ın yularından tutup hızlandı. Dereözü’nün dönemecini dolandıktan sonra
gözden kayboldu.
Kızlar araba
yolunu bitirip Dereözü’nün başına geldiklerinde, ağaçlardan, çalılardan, insan
boyuna ulaşmış otlardan yukarıları göremiyorlardı. Öküzlerin ağır temposuna
uyarak hem yürüdüler hem de patikaya yakın yerlerdeki acı eriklerden ve
gövermiş gök eriklerden topladılar. Mayhoş tadıyla yüzlerini buruşturan
erikleri yerken Zeliha, birazını da fistanının ceplerine doldurdu.
Yorumlar
Yorum Gönder