DEVEÖREN'DE CUMA
DEVEÖREN'DE CUMA
GÖZLERİME KÜSTÜM kitabımın 2. Kısım Adsız 9. Bölümünden tadımlık bir bölüm
ADSIZ - 9
Deveören’e, eski taş çeşmeye kadar geldiler. Hayvanlar oluktan, kendileri de her zaman buz gibi akan sudan içerlerken, Muzaffer:
— Cuma namazını burada kılayım, sonra yola çıkalım, dedi.
Hayvanları, Havana’nın dayısının oğlu, Kartalların İsmail’in evine götürdüler. İsmail ile hanımı Hakime yaylada olduğu için, evde oğlu Mustafa ile eşi Minta vardı. Avlunun ahşap kapısının açıldığını duyunca, dışarı bakıp gelenleri gördüler ve aşağı inerek misafirleri karşıladılar.
Mustafa:
— Hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Hayrola, nereden böyle Muzaffer? dedi. Tokalaştılar. Kızlar da elini öptü. Minta, kızlarla kucaklaşıp elini öptürdü. Onları içeri alırken Muzaffer:
— Hoş bulduk dayıoğlu. Yayladan geliyoruz. Öküzleri getirdim, arpaların biçilmesine az kaldı; ardından harman başlayacak… Kızlar da yardım edecek, dedi.
— Bizimkiler de yayladaydı, ben de dün getirdim, dedi Mustafa. Muzaffer:
— Sabah namazını kılamadan yola çıktık. Cumayı da burada kılayım, biraz dinlenelim, sonra yola devam ederiz diye düşündüm, dedi.
— İyi ettiniz. Ne zamandır görüşüp konuşamıyorduk. Sen abdestini al, vakit çıkmadan namazı kıl. Ben hayvanları hallederim, dedi Mustafa.
Muzaffer evin yanında, az önce su içtikleri taş çeşmeye giderken, Mustafa da Emektar’ın yükünü boşaltıp evin girişine bıraktı. Sundurmanın gölge tarafındaki bir direğe Emektar’ı bağladı, eyerini çözüp odunların üstüne koydu. Öküzleri de aynı yere çekti. Hayvanlar toktu ama yorgundular, oldukları yere çöktüler. Sarı ile Akbaş öküz hemen geviş getirmeye başladılar.
Muzaffer geldi. Birlikte eve çıktılar. Seccade serildi, Muzaffer namazını kıldı. Hayatın güneye bakan ayazlığındaki tahta sedire geçtiklerinde, Mustafa:
— Köyde, yaylada ne var ne yok? Hava halam, İzzet’le Mehmet Ali dayım, Fadime yengem nasıllar? diye sordu. — Hepsi de iyiler, soranlara selamları var, dedi Muzaffer.
Mustafa
— Aleykümselam, diyerek karşılık verdi.
Muzaffer devam etti:
— Geçen gidişimde Kuzu Gölebi’nde davarları yıkamıştık, kırkmışlar. Yüküm az olsaydı yünlerin birazını yükleyip getirecektim…
Söze devam etmeye fırsat kalmadan, evin giriş kapısı birkaç kez vuruldu. Aşağıdan bir çocuk sesi duyuldu:
— Mustafa Emmi! Mustafa Emmi!
Sesi tanıyan Mustafa:
— Söyle emmisinin, Fazlı!
— Yazıcalı Muzaffer Emmi gelmiş, sizin evdeymiş.
— Evet, burada, dedi Mustafa.
— Yukarı Cami’nin yanındaki dedeler gönderdi beni. Bugün hoca yokmuş. "Muzaffer Emmi’ne söyle, cuma namazını kıldırabilir mi?" diyorlar.
Sesi duyan Muzaffer:
— Geliyorum yeğenim, bekle. Beraber gidelim, dedi. Sonra Mustafa’ya dönerek:
— Vakit yaklaştı. Abdestim duruyor. Ben gideyim, selayı okuyayım. Sen de gelirsin, namazı beraber kılarız, dedi.
— Ben de abdestimi caminin yanında alırım, dedi Mustafa. Birlikte yola çıktılar.
Fazlı, onların çıkışını bekledi. Sonra büyük bir iş başarmış gibi sevinçle camiye koşarak haberi verdi. Muzaffer ile Mustafa gelince, çoğu yaşlı yirmiye yakın kişi "Hoş geldin" dedi. Herkes Muzaffer’le tokalaştı. Muzaffer, ahşap minarenin kapısından içeri girip, tahta gıcırtıları arasında dikkatli ve ağır adımlarla şerefeye çıktı, selayı okudu.
Daha şerefedeyken camiye gelenler oldu. Bu ses, her Cuma duyduklarından farklıydı. Çoğu insan yaylada olmasına rağmen, on kadar çocukla birlikte kırka yakın kişi caminin önünde toplanmıştı.
Yaşlılar sıralı taşların üzerine konmuş yıllanmış, grileşmiş kalın tahtaların üzerinde oturuyordu. Gençler ise gruplar oluşturup kendi aralarında konuşuyordu. Yaşlılar biraz sıkışarak Muzaffer’e ortada yer açtılar. Buradaki sohbet önce Yazıca’dan ve yayladan açıldı, sonra dini konulara evrildi. Çocuklar da Muzaffer’in olduğu gruba yakın durmuş, konuşmaları sessizce dinliyordu.
Namaz vaktine kadar cami önünde sohbet ettiler. Kimi ihtilalin hayra alamet olmadığından, hükümetteki kararsızlıktan ve ülkedeki kargaşadan yakındı; kimi ormandaki işinden, kimi bostanından, bağı bahçesinden söz etti. Kimisi de havaların yağışlı gitmesi yüzünden arpanın, ekinin geç olgunlaştığını söyledi. Ama artık yağmur kesilirse, ürünün bereketli olacağında hemfikir oldular.
Gelen herkes cuma namazı için işini gücünü bırakmıştı. Çok zorda kalmayan bu vakti kaçırmazdı. Bu çevre köylerde de böyleydi. Sonradan gelenler selam verip Muzaffer’le tokalaştılar. Çoğu onu görmekten hoşnuttu. İzzet emmisinin oğlu Hassüh gibi, o da kendini iyi yetiştirmiş, yörede adından söz ettiren hoca ve hafızlardandı.
Vakit gelince Muzaffer minarenin kapısını açıp şerefeye çıktı. Sağ elini kulağına götürüp sol eliyle korkuluktan tutundu. Ezanı döne döne okurken, soluklandığında yollara baktı, hâlâ gelenler vardı. Ezan okunurken kimisi abdestini tazeledi, kimisi içeri girip sessizce oturdu. Ezan bitince herkes cuma namazının dört rekâtlık sünnetini kıldı.
Muzaffer içeri girince şapkasını ters çevirip cemaatin arasında sünneti kıldı. Sonra minbere doğru yönelince çocuklardan biri ayağa kalktı. Muzaffer şapkasını çıkarıp kavuğu giyerken, çocuk da cübbeyi tutarak giymesine yardımcı oldu. Minberin perdesini yana çekip merdivenleri ağır adımlarla çıkarken, gençten birinin tok tınılı sesiyle yükselen iç ezan cami duvarlarında yankılandı. Cemaat derin bir sessizlikle başlarını öne eğip dinledi. Muzaffer en üst basamağa çıkmadı, bir alttakinde durdu, cübbesini düzeltti. Ezanı okuyan genci gözleriyle aradı. Cebinden kâğıtları çıkarıp birini eline aldı. Gencin sesini beğenmişti; belli ki ses terbiyesi görmüştü, bitmesini bekledi.
Sessizliğin bozulmasına fırsat vermeden konuşmaya başladı:
“Hamd, adaleti ve iyiliği emreden, zulüm ve haksızlığı yasaklayan Yüce Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, adaletle hükmeden, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya olsun.
Aziz Müslümanlar! Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 90)
Bir başka ayetinde ise biz müminlere şöyle seslenir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun. Bu, takvaya daha yakındır.” (Maide, 5/8)
Adalet, sadece mahkemelerde aranan bir kavram değildir. Evimizde, işyerimizde, sokakta, pazarda; dostlukta, hatta düşmanlıkta, en önemlisi de devlet yönetiminde, yani hayatın her anında ve her alanında adalete ihtiyaç vardır. Çünkü dinimizin toplum için temel şartı olan adalet, hakkı gözetmek, ölçülü olmak, kimseye haksızlık yapmamaktır.
Sevgili Müminler! Bir toplumda adalet varsa, orada huzur ve güven vardır. Bir insanın dilinde, kalbinde ve davranışlarında adalet varsa, o kişi hem Rabbine hem de insanlara karşı sorumluluğunu yerine getiriyor demektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Allah katında en sevimli insan, adaletli olandır.” Bir başka hadisinde ise şöyle buyurur: “Kıyamet günü Allah katında en sevimli insan, adaletli yöneticidir.” (Tirmizî)
Kıymetli Kardeşlerim! Öyleyse geliniz;
– Evimizde adaletli olalım, çocuklarımıza hakkaniyetle davranalım. – İşimizde dürüst olalım, alışverişimizde hakkı gözetelim. – Konuşmalarımızda ölçülü olalım, dediklerimizde kimseye haksızlık etmeyelim. – Haksızlığa şahit olursak yapanı ikaz edelim. – Doğaya, hayvanlara ve bitkilere karşı da adaletli olalım; onların da Allah’ın emaneti olduğunu unutmayalım.
Unutmayalım ki adalet, sadece insanlar arasında değil, yaratılmış tüm canlılara karşı da sorumluluğumuzdur. Hayvana eziyet edenin ceza göreceği, susuz kalmış bir köpeği sulayanın bağışlandığı bir dinin mensupları olarak, her cana adil davranmak zorundayız.
Unutmayalım ki Allah, adaletli kullarını sever. Adaletle yaşayan birey, hem bu dünyada hem de ahirette kazanır.”
Muzaffer hutbeyi bitirip elindeki kâğıdı cebine koyduktan sonra kısa bir oturuş yapıp ayağa kalktı:
“Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah. Essalâtu vesselâmu alâ Resûlillah. (Tanrı’ya şükürler olsun. Salat ve selam Allah’ın Elçisi ‘Hz.Muhammed’ üzerine olsun. )
Allah’ım! Bizi adaletli kullarından eyle. Kalplerimizi adaletle aydınlat, hakkaniyet duygusunu içimize yerleştir. Evimizde, işimizde, doğayla ilişkimizde, her yerde doğruluktan ayırma bizleri. Zulümden, haksızlıktan, kayırmadan uzak eyle. Bizi ve sevdiklerimizi sana layık, hakka dost kullarından eyle. Âmin.”
İkinci hutbeyi de bitirip
“İnne’llâhe ye’muru bil’adli vel-ihsân…( Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder.)” duasını da ekledi ve minberden ağır adımlarla indi. Perdeyi kapatıp mihraba yöneldi. İç ezanı okuyan genç bu defa kamet getirdi. Bitince Muzaffer cemaate dönerek:
— Safları düzgün yapalım. Mümkünse çocuklar öne gelsin, dedi.
Öndekilerden bazıları arkaya, çocuklar öne geçti. Herkesin gözü hocadaydı. Muzaffer kıbleye dönerek yüksek sesle: — Niyet ettim Allah rızası için bugünkü cuma namazının iki rekâtlık farzını kılmaya. Uydum hazır olan imama, dedi.
Cemaatin niyetini tamamlaması için kısa bir bekleyişten sonra tekbir getirip ve namazı kıldırdı. Selamdan sonra işi olanlar çıkıp giderken, diğerleri sünnetleri kıldı. Tesbih çekildi, ardından topluca dua edildi ve herkes ayağa kalktı.
Yaşlılar, güzel bir hutbe dinleyip namaz kıldırdığı için Muzaffer’e teşekkür ettiler. Herkes huzurla evlerine dönerken, Mustafa ile Muzaffer de eve geldiler.
Evdekiler sofrayı kurmuş, onları bekliyordu. Tarhana çorbası, içli gözleme, ayran, karpuz ve salata hazırlanmıştı. Ocakta çay kaynıyordu. Hem yemek yediler, hem sohbet ettiler. İçlerinden en sevinçlisi Zeliha idi:
— Mustafa Emmi, ben kardeşimi hiç görmedim. Babam adını Nazmi koymuş. Mediha Halam “Tosuncuk doğdu,” diyor. Çok merak ediyorum, dedi.
— Zeliha kızım, nasıl doğduğu önemli değil; sağlıklı doğmuş olması önemli, dedi Mustafa.
Sohbet bir süre böyle sürdü.
Minta:
— Çorbayla gözlemeler soğumadan karnınızı doyurun, sonra bol bol konuşursunuz, dedi.
Tatlı sert bu uyarıdan sonra sessizce karınlarını doyurdular. Muzaffer “Bereket” duasını: okuduktan sonra Mustafa ile, hayatın sedirine geçip yarım kalan sohbetlerine devam ettiler. Kızlar sofrayı kaldırdı, Mediha çayları getirdi. İkişer üçer bardak çay içtiler. Çay içilirken, Mediha ile Zeliha bulaşıkları yıkadı. İşleri bitince tabak çanakları Minta gelinabalarına teslim ettiler.
İşlerin bittiğini fark eden Muzaffer, ev sahiplerinden izin isteyip:
— Hadi, yola çıkalım, dedi.
Onlar da kırmadılar. Hep birlikte aşağı inip hayvanları hazırladılar. Misafirler köy içinden geçip mezarlığın oradan gözden kaybolana kadar Minta ile Mustafa arkalarından baktılar.
Yorumlar
Yorum Gönder