SESSİZ DUVARLAR, SAĞIR KULAKLAR
Sessiz Duvarlar, Sağır Kulaklar
Her zamanki gibi bugün de ekmeğimi aldım. Ödememi yapıp, bastonumu tıklata tıklata merdiven başına geldim. Tırabzanı bulup sol elimle tutarak basamakları ağır ağır çıktım.
Giriş kapıları iki yana açılmış, karanlık bir dehlizi andıran bir yerdeyim şimdi. Görmüyorum, ses de duymuyorum. Yanımdan gelip geçen de yok. Seslendim:
— Bana yardımcı olabilecek biri yok mu?
Ne ses veren oldu ne de yanıma gelen. Biraz bekledim. Bu kez daha yüksek bir sesle:
— Burada kimse yok mu?
Bir bayan geldi yanıma, sanırım genç bir kızdı.
— Buyurun efendim, ne istemiştiniz? diye sordu.
— Başkan Bey ile görüşmek istiyorum, dedim.
— Sizi özel kalemle Ali bey ile görüştüreyim, dedi. Kolumdan tuttu, bir süre ilerledik. Herhangi bir odaya girmeden, geniş bir boşluğun köşesinde kolçaklı bir sandalyeye oturttu beni. Göremiyordum ama ortamı hissedebiliyordum; bir yerlerden rüzgâr esiyordu.
"Neden bir odaya girmedim de burada oturuyorum?" diye düşünürken bir ses duydum. Anlamadım. Sağ elimi işitme cihazıma götürüp, kulağıma ek kepçe yaptım.
— Bana mı seslendiniz?
— Evet, dedi karşıdaki; varlığını hissedemeyeceğim bir uzaklıktan. Neden geldiğini belli edecek küçük bir dokunuşta bulunmamıştı elime ya da omzuma. Devam etti:
— Ne istemiştiniz?
— Başkan Bey’le görüşmek istiyorum. Ama şimdi değil. Bana randevu veriniz, dernek yönetimi ve üyeleriyle birlikte ziyarete geleyim, dedim.
— Konu neydi? Sizi başkan yardımcılarıyla görüştüreyim, dedi.
Telefonumu çıkardım:
— Konu burada yazılı ama ben Başkan Bey’le görüşmek istiyorum, dedim. İlgili kısmı açtım ve uzattım.
— Okuyunuz, konu burada yazılı.
Küçümseyen bir ses tonuyla:
— Konu nedir? dedi.
İşte o an tepem attı. Hem okumak istemiyor, hem de küçümseyen bir sesle konuşuyordu. Kızdım ve sinirle:
— Ben dernek başkanı olarak randevu istemeye geldim. Gördüğünüz gibi engelliyim. Aynı zamanda emekli bir öğretmenim. Biraz saygı isterim, dedim.
Bulunduğumuz alanda sesimizi duyan başkaları olmuş olmalı ki:
— Bağırmadan konuşun, dedi biri.
Yanıma gelişindeki tutumu ve küçümseyici ses tonu iyice sinirlendirmişti beni. Sesimi daha da yükselttim:
— Bana ihtiyaç duyup yönetime talip olanların atadığı sizler, benim gibi vatandaşa saygı göstermek zorundasınız!
Konu artık randevu almaktan çıkmıştı. Ben sinirimden söyleniyordum. Onların sesini bile duymuyordum artık.
Biri kolumdan tuttu:
— Kapıya kadar yardımcı olayım, dedi.
Hızla çektim kolumu:
— Kendim çıkarım, dedim.
Gerçekten de çıkabilirdim. Çünkü bir odaya girmemiştim, sadece binaya dönüşü yapmıştım. Onu da hafızama yerleştirmiştim. Bastonumun ucuyla yönümü bulabilir, söylene söylene çıkabilirdim.
Giderken biri seslendi:
— Bağırmayın lütfen, konu neyse söyleyin. Ben ... üyesiyim, dedi.
Ama artık bir şey beklemiyordum. Kızgınlığım geçmemişti.
— Ülke yönetmeye talip olanlar önce vatandaşı dinlemeliler. Bu ülkenin kurucusunun vatandaşa nasıl davrandığını öğrenmeliler. Ancak o zaman bu ülkenin başında olabilirler, dedim.
Bu satırları yazarken, ilk iki yılında dört kere gidip randevu talep ettiğimiz yerden, altı yıldır hiçbir geri dönüş yapılmadığını belirtmek isterim. Hâlâ bekliyoruz. Ancak "hayır isteme" zamanı hatırlanıyoruz. Öte yandan, daha yanına varmadan seni karga tulumba uzaklaştıran izbandut gibi yaratıklar da var.
---
Gel de arama o büyük adamı: Muhtarın trene binip gönderdiği çiftlikte, kendisini arayan köylü kadınla karşılaşınca onu can kulağıyla dinleyip, ana-oğul gibi sarmaş dolaş oluşlarını... Eşek ve öküzle çift sürerken görüp ayağa kalkarak huzura aldığı Trakyalı Halil Ağa’yı... Doğruyu bulmak için tartıştıkları sofrada masaya yumruk vuran Doktor Hilmi’yi... Kendisiyle sert tartışmalardan kaçınmayan Mustafa Necati’leri, Vasıf’ları... Onlara gösterdiği alçakgönüllülüğü...
Gel de hatırlama...
Yüzyılda nereden nereye… O’nun mirasında bile yozlaşan bir Türkiye.
NAZMİ BELEN
Eryaman 07.05.2025 14.00
Yorumlar
Yorum Gönder